www.Tuerkeipage.de                   www.politzone.de

Aydinlik-F.Gülenĉ                Felluce-Talibanĉ              Felluceli! ne icin öldün?ĉ     Konrad Adenauer-Hablemitogluĉ

  Ne kadar benzeme var! alman Nazileride Amerikalilara bas düsman!!!
 

Ülkücülerden "kahrolsun faşizm" sloganı


      Türkiye'de uzun yıllar sol gruplar tarafından kullanılan "Kahrolsun Faşizm" sloganı, Ülkü Ocakları'nın ABD Başkanı Georg Bush'u hedef alan afişlerine de yansıdı.
      Ülkü Ocakları'nın Başkent'te bazı sokakları süsleyen afişinde; Adolf Hitler'le ABD Başkanı Bush'un resimleri yan yana yer aldı. Afişlerde "Kahrohsun Faşizm" sloganının yanı sıra "Müslümanlar Küfre Karşı Tek Yumruk" ifadeleri de dikkat çekti.
      Ülkü Ocakları'nın daha önce de baş örtüsüyle ilgili "kamusal alan" tartışmaları sırasında hazırladığı "Ne kamusal alanı ulan. Allah her yerde var" afişi yankı uyandırmıştı

          

MEHMET ALTAN

Türkische Luftwaffe bedroht den türkischen Ministerpräsidenten Tayyip Erdogan.

Bei einer Angriffssimulation wurde   das Minarettenspitze einer  200 Meter vom Wohnhaus Tayyip Erdogan entfernten Moschee nieder gerissen!!  Der renommierte Schriftsteller und Dozent Mehmet Altan fragt, warum nichts unternommen wird und warum nichts kritisch hinterfragt wird? Es ist dieselbe Luftwaffe, bei der Luftraumverletzungen an der Tagesordnung sind.

Başbakan'ın evi...

İşin içinde askeriye varsa reflekslerde gözle görülür bir yavaşlama oluyor... Türk Silahlı Kuvvetleri'nin her kurum gibi demokratik denetime ve eleştiriye açık olduğunun kabulü belli ki bir zaman alacak.

Üstelik TSK'nın başında, bunun böyle olması gerektiğini her vesileyle beyan eden, AB standartlarında bir Genelkurmay Başkanı var.

* * *

Geçtiğimiz hafta Perşembe günkü gazetelerin çoğunun birinci sayfalarının en göze çarpan yerlerinde, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın evine 150-200 metre uzaklıktaki Aksa Camisi'nin minaresinin ucuna Cumhuriyet Bayramı provası yapan bir Fantom uçağının çarptığı yer aldı.

Kazanın hemen ertesinde, Milli Güvenlik Kurulu toplantısı için evinden ayrılan Başbakan Erdoğan'ın vatandaşların toplandığı olay yerine gelip bazı parçaları arabasına koydurarak MGK'ya götürdüğü de yazıldı.

Hava Kuvvetleri Komutanlığı kazayı "istem dışı" olarak niteledi. Açıklamasını uzatmadı.

Halbuki, olayı nakleden gazetelerde, uçuş eğitimi yapan savaş uçaklarının 67 metrenin altına inmemesi gerektiği, minarenin alemini uçuran uçağın ise bu kuralı delerek belirlenen yüksekliğin 29 metre altına indiği yazıldı.

* * *

Yine geçtiğimiz hafta Cuma günkü gazetelerde "Keçiören halkının yüreğini ağzına getiren olayla ilgili olarak Hava Üs Komutanlığı'nın soruşturma başlattığı, olayla ilgili detaylı bir rapor hazırlanacağı" belirtildi.

Cumartesi günkü gazetelerde ise minarenin alemini Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nın tamir ettireceği yer alıyordu. Milliyet gazetesi ise, Aksa Camisi'nin boynu bükülmüş aleminin üzerinden uçan askeri uçakların resmini koyduğu haberinde şunları vurguladı:

"Cumhuriyet provaları sırasında Başbakan Erdoğan'ın, Subayevleri semtindeki evinin yakınlarındaki Aksa Camisi'nin alemine çarpan F-4 tipi uçaklar, dün de aynı güzergahı kullandı.

Minarenin alemini Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nın tamir edeceği öğrenilirken, kaza yapan pilotun dün de aynı uçakla uçtuğu belirtildi."

* * *

Bizde uzun bir süredir "fikri takip" ölmüş vaziyette... Örneğin, KKTC'de C-4 bombaları ile yüklü bir araba tespit edilmiş, sahibinin subay olduğu anlaşılmış ama arkasından ses soluk çıkmamıştı.

Şimdi açılan soruşturmanın ve sonuçlarının da takibi yapılmadığı için kamuoyuna yansımaması ihtimali var.

Başbakan'ın evinin yanı başında bu kadar alçaktan uçarak uçuş talimi yapmak normal midir? Bunu herkes özel konuşmalarda ısrarla sorsa da, sorunun cevabının açıkça verilmediği görülüyor.

"İstem dışı" kazayı yapan pilotun ise aynı uçuşu yine gerçekleştirdiği gazete haberlerinde yer almakta...

* * *

Demokrasi saydamlık rejimidir... Vergiyi verenin bunun peşine düştüğü, olup biteni tüm ayrıntılarıyla öğrendiği rejimdir...

Hava Kuvvetleri ile ilgili son kaza haberinin yanında, Ege'de de gittikçe dozunu artıran bir Yunan-Türk gerginliğinden söz ediliyor... Yunanlılar, Türklerin hava sahalarını ihlal ettiğini ileri sürerek ortalığı ayağa kaldırıyor, Türkiye ise "Olimpiyat Oyunları nedeniyle azaltılan uçuşların eski haline döndüğünü" söylüyor...

Bu konuda da geniş ve doyurucu bir bilgi alınamıyor.

* * *

Türkiye kritik bir eşikte... 17 Aralık AB Zirvesi yeni bir dönemin çok önemli bir durağı... Bu noktada Ege'de ortaya çıkacak gereksiz bir krizin, Başbakan'ın evinin üzerinden yapılan alçak uçuşun riskleri daha ciddi bir şekilde ele alınmalı...

"İstem dışı" kaza istenmiyorsa, istem dışı olaylara yol açacak tutumlardan da kaçınılmalı.

 

5 Kasım 2004, Cuma

yukari

 

 

Ahmet Altan abiden güzel bir degerlendirme!!!

www.gazetem.net

Dinciler, demokratlar ve cinayetler...

Dini severim.

Dindarları da severim.

Dincilerden pek hazetmem.

Din, insanlara dürüstlüğü, hakkından fazla istememeyi, tevazuu, güçsüzü savunmayı, paylaşmayı, güvenilir olmayı öğretir.

Dindar, kendisini yaratana sevgiyle bağlıdır, dürüsttür, hile-i şeriye ile ne Allah’ı ne kulları kandırmaya kalkışır, mütevazıdır, hoşgörülüdür, yardımseverdir, cesurdur, kararlıdır, güvenilirdir, hakkından fazlasını istemez, kul hakkına göz dikmez, kul hakkını yedirmez, komşusu açken tok yatmaktan ar eder.

Dinciler ise kendi dinlerini başkalarına üstünlük sağlamak için kullanır, din üstünden dünyevi ikballer sağlamaktan kaçınmaz, kendi cemaatinden başkasının hakkına aldırmaz, kul kulu ezdiğinde başını başka yere çevirmekten gocunmaz, dinin sevecen yüzünü değil korkutucu yüzünü ortaya çıkartır.

Eminim bu konuyu benden daha iyi bilenler benim söylediklerimin çok daha doğrusunu, çok daha güzel söyleyecektir.

Ama dindar ile dinci arasındaki farkı az çok hepimiz biliyoruz.

Dindarların en saygıdeğerlerini de dincilerin en yüzsüzlerini de gördük bu topraklarda.

Ne yazık ki biz bu konuyu enine boyuna tartışmayı hiç başaramadık bugüne kadar.

Çünkü, kendi siyasi iktidarını sürdürebilmek için hayali bir irtica tehlikesi yaratan ordunun müdahalesi yüzünden haksızlığa uğrayan, giyimine kuşamına, yaşama biçimine karışılan dindarların hakkını savunmak, dindar dinci ayrımını vurgulamaktan daha önemliydi.

Ordunun son zamanlarda siyasetten bir nebze de olsa çekilip kendi asli işine dönmesi, gerçek sorunların ortaya çıkmasına da yardımcı oldu.

Türkiye’de bir irtica sorunu olduğuna hiç inanmadım, bugün de inanmıyorum ama bir “dinci” sorunumuz olduğu kesin.

Dinin lafını özünden daha çok severmiş gibi görünen dinciler, Avrupa Birliği’ne yaklaştıkça savruklaşan AK Parti’nin içinden, sağından, solundan başlarını çıkarıyorlar.

“Avrupa Birliği’ne girince Müslümanlığımız eksilecek mi” diyenler bile çıkıyor.

Avrupa Birliği, her bireyin inancına özgürce sahip çıkmasını, inancına göre yaşayabilmesini, inancından ötürü hiçbir baskı görmemesini sağlayabilecek en güçlü kurum.

Öyleyse, kendi inançlarını, ibadetlerini, yaşama tarzlarını güvence altına alacak bir oluşumdan neden rahatsızlar?

Sanırım bunun bir tek nedeni var.

Onlar, Avrupa Birliği sayesinde ordunun siyasetten çıkarılacağını ve ordunun otoriter gücünü kendi ellerine geçireceklerini, bütün topluma kendi inançlarını ve düşüncelerini devletin gücünü kullanarak kabul ettireceklerini sandılar.

Bunun böyle olamayacağını anladıkça da huzursuzlanıyorlar.

Plajlardaki mayolu kadınlara fahişe demeye, elele tutuşan gençleri korkutmaya, havaalanlarındaki çıplak kadın resimlerini kapatmaya uğraşıyorlar.

Türban giyen kadınlarımızı aşağılayan generallerimizi gördük, şimdi de mayo giyen kadınlarımızı aşağılamak istiyen dincilerimiz ortaya çıkıyor.

Demokratların generallerden de dincilerden de farkı burada zaten, onlar bu ülkede yaşayan herkesin yaşama biçimini, istediği gibi yaşama özgürlüğünü savunuyorlar.

Birilerinin insanlarımıza nasıl giyinmeleri, nasıl yaşamaları gerektiğini söyleme cüretini kendinde bulmasına karşı çıkıyorlar.

Türbanı, mayoyu değil, onları giyen insanların istedikleri gibi giyinme hakkını, yaşama biçimini seçme özgürlüğünü destekliyorlar.

Bu ülkede insanlar istedikleri gibi yaşayacaklar.

Dinlerine çok önem verdiklerini söyleyen politikacılarımız, yazarlarımız, çizerlerimiz İslami değerlere sahip çıkmak istiyorsa, bunu onlara sağlayacak kadın giyiminden daha önemli konular var.

Bugün bu ülkede dine vurgu yapmayı pek seven bir parti bulunuyor iktidarda.

Bir de insanları öldürmüş, haraç almış, çocuklarımıza uyuşturucu satmış, devletin içinden kendine destek bulmuş bir Susurluk Çetesi duruyor ortada.

Hadi, dininizin gereklerine uymak, kul hakkını savunmak, güçsüzü ezdirmemek için harekete geçin, ortaya çıkartın bu çeteyi, devletin içinden temizleyin köklerini.

Böyle yaparsanız, eminim, Avrupa Birliği’ne üye olduğumuzda “Müslümanlığınızın eksilmesinden” korkmanıza gerek kalmaz, dinin özüne, felsefesine uygun davranmış olursunuz.

Ama din adına sadece kadınların giyimine, gençlerin elele tutuşmasına takılır kalır, ilan panolarıyla uğraşır ama katilerin, hırsızların, soyguncuların yaptıklarını umursamazsanız...

Allah katındaki değeriniz ne olacağını elbet de bilemem ama...

Kul katında pek bir değerinizin olmayacağını size rahatlıkla söyleyebilirim.

4 Ekim 2004, Pazartesi   

 

 

 

KURBAN IRAKLILAR: SÜNNİ ANTİ-AMERİKANİZMİ... / 21.01.2005

Bu Kurban Bayramı'nın en büyük "kurbanları"nın masum Iraklılar olduğu görülüyor. Her gün, ortalama en az 20-30 masum Iraklı, hayatını kimilerinin "direnişçiler" olarak selamladığı unsurların giriştiği eylemlerde yitiriyor.

Yanılmıyorsam şu deyiş Stalin'e ait: "Bir kişinin ölümü trajiktir; binlerce kişinin ölümü ise istatistik".
Son günlerin en ilginç "istatistiği", bir BBC anketine ilişkin olarak biz Türklere ait. BBC'nin 21 ülkede 22 bin kişi arasında yaptırdığı ankete göre, George W.Bush'un ikinci kez Amerikan Başkanı olarak seçilmesinden en fazla rahatsız olanlar yüzde 82'lik oranla Türkler. Türkleri, yüzde 79 ile Arjantinliler ve yüzde 78'le Brezilyalılar izliyor. Bu bulguları önceki gün yazdıktan sonra, BBC Radyosu'nu dinlediğimde, ankete ilişkin bazı ayrıntıları daha öğrendim. Avrupalılar arasında Türkleri, Almanlar ve Fransızlar izliyor.
 

Daha ilginci, ankette bir başka soru daha var; Bush'un seçilmesinin "Amerikan halkına ilişkin olumsuz duyguları" arttırıp arttırmadığı soruluyor. Bu soruya cevapta da Türkler, yüzde 72'lik bir oranla birinciliği kaptırmamışlar.

Yani, Türkler, BBC anketindeki 21 ülke içinde "anti-Bush"lukta yüzde 82 ile, "anti-Amerikan"lıkta ise yüzde 72 ile birinci sıradalar.

BBC Radyosu, ismini açıklamadığı, Ankara'daki bir Amerikalı diplomata bu bulgularla ilgili sorular yöneltti. Amerikalı diplomat, bu sonucun kendileri açısından bir "sürpriz olmadığını" bildirdi. Ankara'daki Amerikan Büyükelçiliği ve onun raporları dolayısıyla, Washington'un. Türkiye'de yaygın "anti-Amerikanizm"in farkında olduğu anlaşılıyor.

Ankara'daki Amerikalı diplomatın söylediği birkaç ilginç husus var. Türkiye'deki "anti-Amerikanizm", Irak üzerinden oluşmuş bir psikolojik ortamı ifade ediyor. Amerikalı, bazı milletvekillerinin Irak konusundaki söylemlerinin bunu beslediği kanaatinde. Özellikle, Felluce üzerine, bazı Ak Parti milletvekillerinin bunu "Hitler'in Yahudilere yaptığından daha beter bir soykırım" olarak nitelenmesini kastediyor. Ayrıca, Türk medyasının da sistemli biçimde, Amerika'nın Kürtleri desteklediği ve PKK'ya göz yumduğu şeklindeki yayınlarını da, bu duygunun oluşmasında önemli etken görüyor.
 

Amerikalılar, durumun farkında olduklarına göre, iki ülke arasındaki ilişkilerde ortaya çıkan ve ciddi ölçüde "sıkıntılı" durumu gidermek için, Türkiye'yle temasları sıklaştırmışlar. Bu durumun öyle kolay kolay ortadan kalkmayacağının da farkındalar. Bunun için "zaman" gerektiğini, Ankara'daki Amerikan büyükelçilik çevreleri BBC'ye söylemişler.

Bu ay (Ocak) içinde arka arkaya üç önemli Amerikan ziyareti söz konusu. Görevinden ayrılmasına ramak kala Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Armitage, ardından Irak'taki Amerikan kuvvetlerinin bağlı bulunduğu Merkezi Komutanlık'ın komutanı General Abizaid ve Amerikan Senatosu danışmanlarından oluşan bir heyet. Washington'un "Türkiye'deki anti-Amerikanizm"den rahatsızlığını Ankara'ya –BBC'nin haberinden anlaşıldığı kadarıyla- Ankara'ya öyle aktarmışlar ki, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, "Amerika ile ilişkilerimiz her şeyin üzerindedir" sözcükleriyle bir açıklama yaptı.

Bugüne dek, hiçbir Türk Dışişleri Bakanı'nın ağzından bu derece kuvvetli bir açıklama çıkmamıştı: "Amerika ile ilişkilerimiz her şeyin üzerindedir"! Ve, bu sözleri sarfeden Bakan, dört ay önce, Telafer'deki çatışmalar üzerine, "Irak'ta Amerika ile işbirliğimize son verebiliriz" sözlerini sarfeden aynı Bakan...
 

Türkiye'deki "anti-Amerikanizm"in Irak üzerinden kendini tanımlamasının anlaşılır yanları mevcut. Sadece, gelişmelerin bir "Kürt bağımsızlığı"na ya da Kerkük'ün "Kürt kontrolü altına girmesi"ne yol açabilecek olmasının doğurduğu kaygılarından kaynaklanmıyor. Bu, "milliyetçi" ve "ulusalcı" diye kendini tanımlayan çevrelerin kendilerini "meşrulaştırmak" için sarıldıkları "anti-Amerikanizm"i ifade ediyor. Sol ya da sol-liberal çevrelerinki, ise gazete köşelerinden gönderdikleri "anti-Amerikan" salvolara zemin oluşturuyor. Bu ikisi, etki ve güç olarak fazlaca önemli değil. Yani, "anti-Amerikanizm"in yaygınlaşmasında belirleyici değil.
Asıl önemlisi, Ak Parti'nin kitlesel zemininde yaygınlaşan "anti-Amerikanizm", ki, Türkiye çapında "anti-Amerikanizm"e "sinerji" kazandıran bu.
Bu da Irak üzerinden kaynaklanıyor; ama nereden kaynaklanıyor?

"Sünni kodlar"dan; "kültürel DNA"dan.
Irak'ta Amerikan işgali ile iktidarı Sünniler kaybetti. Direnen, savaşan onlar. Gayet sert, kimi zaman Ansar el-Sunna, Ansar el-İslam, Muhammed Ordusu, El-Kaide (Abu Musab el-Zarkavi) gibi örgütlerin imzasını taşıyan kafa kesme türünden en gaddar eylemlerle kendisini ortaya koyan direnişin iki kolu var: Yasaklanmış Baas örgütlenmesi (eski Irak ordusu, istihbarat ve güvenlik kuruluşlarının mensupları) ve "Cihadiler" genel adıyla tanınan çeşitli İslamcı fraksiyonlar. Her iki "kol"un içinden çıktığı "beden" ise Sünniler.

30 Ocak seçimi de, bu "beden"in söz konusu "iki kolu" açısından "nihai çözüm" olmayacak; çünkü, seçimlerde Şii ağırlıklı ve etkili Kürt katılımlı "yeni Irak iktidarı" ortaya çıkacak. Yani, seçimler, azınlıktaki Sünniler'in yüzyıllara dayanan iktidarının sonunu tescil edecek.

Sünniler, Irak'ta azınlıktalar ama İran hariç, "Irak'a komşu çevrede" çoğunluktalar. Suudi Arabistan'da, Ürdün'de ve rejim bir yana (Sünni değil esas itibarıyla Nusayri rejimi olmakla birlikte Baas Partisi'nin iktidarda olduğunu unutmayın) Suriye'de.

Irak'ta, kimisinin "terörizm" diye tanımladığı "direniş" ya da "isyan"ın, özellikle Ürdün ve Suriye tarafından desteklendiği bir sır değil. En azından, Irak rejiminin eksi unsurları, bir başka deyimle "Irak Sünni eliti"nin bir bölümü, Şam ve Amman'a yerleşmiş durumdalar. Her iki ülke başkentinin lüks otelleri ve semtleri, binlerce eski Baasçı ve Sünni şahsiyeti barındırıyor.
Türkiye'de bunlar yok ama ülkemizde hayli güçlü "Sünni kodlar", Irak'taki intihar saldırıları, yol kenarlarında uzaktan kumandalı patlayıcılarla yapılan sabotajlar, adam kaçırma, rehin alma, kafa kesme yoluyla gerçekleştirilen eylemlere sempati duymayı ve aynı çerçevede Amerika ve Amerikalılara da düşmanlık derecesinde husumet duymayı mümkün kılıyor.

Nitekim, birkaç gün önce Zaman gazetesinde Erhan Başyurt, köşe yazısına "Türkiye, Irak'da direnişi; Amerika PKK'yı destekliyor" şeklinde attığı "metafor başlık"la, aslında, yukarıda anlatmaya çalıştığımız olguyu vurgulamıştı.

"Anti-Bush" ve "anti-Amerikan" duygularda yüzde 82'lik ve yüzde 72'lik oranlarla Türklerin başı çekmesi, yakın gelecekte, Türk-Amerikan ilişkilerinin üzerindeki en önemli "ipotek" olacağa benziyor

 

FELLUCE'YE BAKMAK VE ANLAMAK / 11.11.2004Cengiz Çandar

Felluce Savaşı"nın başlamasıyla birlikte Türk basınında elle tutulur, aklı başına tek bir yoruma rastlayamadığımı itiraf etmeliyim. Bir bölüm, bunu bilinen ve anlaşılır gerekçelerle "Haçlı Seferi" diye ilan ederken, bir diğeri, Irak'taki gelişmeyi George W.Bush'un yeniden seçilmesine bağlıyor ve önümüzdeki dört yıl içinde Amerikan politikasının ne derece "saldırgan" olacağına dair kendilerini doğruladığını zannettiği hükümler çıkarıyor.

Ne o, ne öbürü. "Felluce Savaşı" Türk basınında genellikle yazılıp çizilenlerden daha karmaşık, daha derin anlamlar taşıyor.

Öncelikle, bu savaş, Amerikan seçim sonuçlarının doğrudan bir yansıması değil. Zira, seçimlerden çok önce bu savaş için askeri hazırlıklar yapılmalıydı. Hatta, Eylül ortalarında yani yaklaşık iki ay önce, Telafer'de büyük çaplı askeri bir harekat yapıldığı vakit, Amerikalılar bunun gerekçesini "İkinci bir Felluce'ye izin vermeyeceğiz" diye açıklamışlardı. Daha o tarihte, Felluce için hazırlıklar başlamıştı ve Telafer'le eş zamanlı olarak, Samarra'ya karşı büyük çaplı bir harekat gerçekleştirilmiş ve Samarra, "direnişçilerin kontrolü"nden çıkarılmıştı.

"Felluce Savaşı"yla birlikte dikkatten kaçırılmaması gereken birkaç nokta var:

1. Savaş, Amerikalıların, Irak'ın işgalinin başından yani Saddam Hüseyin rejiminin yıkılmasından bu yana yaptıkları yanlışlar birikiminin bir sonucudur.

2. Bu son savaş, Irak'ın Sünni Arap bölgelerini "pasifiye" etmeyi hedef almaktadır. Irak Savaşı'nın başladığı 19 Mart 2003 ile Bağdat'a Amerikan birliklerinin girip Saddam heykelinin yıkıldığı 9 Nisan 2003 arasında geçen süre içinde Irak'ın Sünni Arap merkezi bölgeleri savaşı hiç yaşamadı. Amerikan işgaline karşı direniş bu bölgede örgütlendi ve Felluce, bu direnişin "simgesel karargahı" oldu.

3. Nisan 2004'te Amerikalılar, Felluce ve güneydeki Necef'te eş zamanlı ve "iki cepheli" bir savaşa giriştiler. Daha sonra, Saddam döneminden kalma Irak ordusuyla işbirliği yaparak, Felluce'yi onların denetimine bıraktılar. Ancak, Felluce, bunların da kontrolünden çıkarak, tümüyle eski rejim kalıntısı Arap milliyetçilerinin, Duleymi aşiret reislerinin ve Abu Musab el-Zarkavi gibisinden İslamcı "Cihadi" unsurların ortak denetimi altına girdi ve bir "Sünni direniş merkezi" olarak "kurtarılmış bölge" haline geldi.

4. Irak'ta direnişin çeşitli görüntüleri, Türk kamyon şoförlerine yapılan saldırılar, adam kaçırmalar, bombalı eylemler vs. esas olarak Felluce'den planlanır ve lojistik destek alır oldu.

5. Felluce, daha Saddam zamanında Suudilerin Vahhabiliği yaymak için büyük fonlar harcadığı çabaların merkezi haline gelmişti. Bu özelliği ile Irak'taki Sünni köktendinciliğin de merkezi olmuştu.

6. Felluce'deki son "savaş" başlamadan önce, yaz aylarında Necef'te savaş çıktı ve Ayetullah Ali Sistani'nin yüklendiği yeni rol aracılığı ile Muqtada Sadr ile bir "uzlaşma"ya varılarak, Necef, "denklem"den çıkarıldı. "Felluce Savaşı", Nisan ayında Amerikalıların "stratejik yenilgi"ye dönüşen "taktik geri çekilişi"ndeki "iki cepheli savaş" ihtimalinden arındırıldı. Irak nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Şiiler, "Felluce Savaşı"nı ellerini kollarını kavuşturmuş seyrediyorlar. Yani, ortada Felluce üzerinden bir "Irak direnişi" yok; "Iraklı Sünni direnişi" söz konusu.

7. Dahası, Şiiler, Felluce'nin düşmesi ve "pasifiye" edilmesini, Ocak sonu yapılması tasarlanan ve kendilerine tarihte ilk kez Irak'ta "iktidar ağırlığı" verecek seçimlerin yapılabilmesi için bekliyorlar.

8. Irak Kürtlerinin de Felluce'deki savaşa bir itirazları yok.

Hal böyle olunca, "Felluce Savaşı""Sünni Arap direnişi"nin karargahının düşürülmesi savaşı olarak görmek isabetli olur.

Felluce'nin düşmesi, "sonun başlangıcı" mı sayılmalıdır yoksa Irak'ı daha da "istikrarsızlığa sokacak gelişmelerin başlangıcı" mı?

Hangisinin geçerli olacağını, yaşayarak göreceğiz. Savaş, uzadıkça ve sivil can kayıpları arttıkça ikinci ihtimal daha ağır basar. Aksi olursa, birinci ihtimal.

Elbette ki, Felluce'nin düşmesi, Sünni Arap direnişinin sona ermesi demek değildir. Sıra, ister istemez, Ramadi'ye gelecektir. Hatta, Bağdat'tan Felluce kadar uzaklıkta, Felluce'nin tam ters istikametinde Bağdat'ın kuzeydoğusunda bir saatlik mesafedeki Baquba'nın, başkentin kuzeyindeki Beled'in, Samarra'nın ve Tikrit'in "direnişçiler"den temizlenmesi gerekiyor.

En önemlisi, ülkenin üçüncü büyük kenti olan ve giderek "Arap milliyetçileri-Cihadiler" işbirliğinin fiili denetimi altına giren Musul'da direnişin üzerinden gelinmesi de gündeme gelecek. Ancak, nereden bakılsa, "direnişin simgesi"nin yani Felluce'nin düşmesi, Irak'taki sürecin yönünü değiştirecek ve Şiilerin işine gelecek bir gelişme.

Sünnilerin, seçimleri boykot etmesi -ki, Felluce savaşı üzerinde Sünni uleması bu çağrıda zaten bulundu- elbette seçim sonucu ortaya çıkacak manzarada bir "meşruiyet sorunu"na yol açacak. Ancak, unutulmamalıdır ki, Sünnilerin önemli bir bölümünün, Felluce sonrası sürece dahil edilmesi şansı mevcuttur. Örneğin, Irak Devlet Başkanı Gazi el-Yaver, en büyük Sünni aşireti Şammar'ın liderlerinden biridir.

Irak'ta, ülkede yüzde 20'lik bir oran tutmakla birlikte Arap Dünyası'nın çoğunluğunu yansıtan ve ülkenin yüzyıllarca "yönetici eliti" konumunda bulunan Sünni Arapların sorunu, Felluce'nin düşmesiyle ortadan kalkmaz. Çünkü, Irak sorunu, tüm bölgenin, Ortadoğu'nun yeniden "dizayn edilmesi"yle irtibatlıdır ve bu durum ve "Sünni sorunu"nun kaynağı ise Filistin-İsrail sorunudur.

"Arafat sonrası Ortadoğu"da gelişmelerin ne yönde yol alacağını görmeden, Felluce'yi ne "sonun başlangıcı" ne de "Irak'ın daha da istikrarsızlaşmasının başlangıcı" olarak görmek, prematür yani olgunlaşmamış ve zamanla yanlış çıkma ihtimali büyük sonuçlara varmayı kolaylaştırır.

"Felluce Savaşı", bir buçuk yıl önceki Irak Savaşı'nın ve Ortadoğu'nun "yeniden şekillenmesi"nin doğal bir sonucudur. Bir "milat" değildir. Ancak, Irak'ın Sünni Arapları açısından, -ister milliyetçi, ister El-Kaide türevi "Cihadi" olsunlar "iktidara geri dönme şansları"nın ciddi olarak kırıldığı bir kilometre taşıdır.

Eğer, "kafa kesme eylemleri"ni sekteye uğratacaksa, Türkiye'nin Felluce'nin düşmesinden özel bir rahatsızlık duymasına sebep de yoktur. Tabii, "anti-Amerikan liberal-solcu-Kemalistler" yelpazesi ile "Cihadiler"e sempati duyan kesimler dışında.

yukari

 

  Etyen Mahcupyan

Kemalizmle milleti dolandirma!

Dizi filmlerde herhangi bir meslek erbabından ‘karakteri bozuk’ bir tipleme yapıldığında, söz konusu meslek örgütünün alınarak kendisini aklayan demeçler vermesi nihayet Türkiye’de de gülünç bulunmaya başlandı. Bu demeçlerin en belirgin tarafı, kurumun ve o kuruma üye insanların neredeyse ezeli ve ebedi bir saflık içinde sunulmaları. Sanki bu kurum toplumun zaaflarından etkilenmeyen, kendi ilkeleri sayesinde ‘pir u pak’ kalan, bir ahlak odağı. Söz konusu tavır sadece ahlaki bir kaygıyı ifade etmiyor... Aksi halde her meslek grubunun kendisine ille de Atatürk tarafından söylenmiş bir şablon cümle bulma ihtiyacı nasıl açıklanabilir? Açıktır ki bu şablon cümlelerin, o meslek grubunun prestijini ve manevi ağırlığını artırdığı düşünülmekte; böylece söyleyenlerin kendilerini idealize etmelerine neden olmakta... Ne var ki bu idealizasyonun düzeyi yükseldikçe ve hele kendilerini karalayan toplum içi ‘mihraklara’ yöneldikçe, söylemin gülünçleşme ihtimali de artmakta.

Meslek gruplarının bu epeyce patetik davranışı yadırganan bir durum değil... Çünkü bu ülkede tüm resmi söylem, yeri geldiğinde tekrarlanan bir dizi şablondan oluşuyor. Tüm bayramlarda aynı sözleri duyuyoruz, Anıt Kabirde aynı laflar döndürülüp döndürülüp tekrar yazılıyor, büyüklerimizin milletin/vatanın/ülkenin/devletin bütünlüğü konusunda tavizsiz hassasiyetleri nedense ancak hep aynı cümlelerle ifade edilebiliyor. Sanki toplum zaman zaman belirli hapları almak durumunda olan bir hastaymış da, uzman konumundaki elit zümrenin bu şablonları yinelemesi gerekiyormuş gibi... Sanki toplum bu basmakalıp lafları bir süre duymazsa, şirazeden çıkacakmış gibi...

Oysa durumun tam aksi yönde olduğunu gayet iyi biliyoruz. Gerçekte toplumun sağlık açısından pek de sorunlu olduğu söylenemez. Belki aynı sözleri bunca zamandır duyuyor olmaya niçin itiraz etmediği sorulabilir; ama bu durumun içten içe gayet mizahi bir dille yorumlandığını görünce dert etmeyebiliriz. Ancak aynı iyimserliği bu şablonları kullananlar için söylememiz o kadar kolay gözükmüyor. Düşünün yıllarca belirli bir görevde kalıyorsunuz ve toplumdaki tüm değişime karşın, siz hep aynı cümleleri; üstelik sizden önceki görevlilerin de söyledikleri biçimiyle birer hikmetmiş gibi tekrarlıyorsunuz. Birlik bütünlük veya millilik kavramlarının bu biçimde şablonlaşmasının, doğal olarak içeriksizleşmelerine neden olduğunu bile farketmeden...

Diğer taraftan bu şablonların bir ‘koruma’ işlevi de bulunuyor: Kendisini tehdit altında hisseden her kurum, aynen dizilerde uygunsuz bir imaj yüklenilen meslek örgütü gibi, hemen birkaç şablonun ardına gizlenerek tehditleri savuşturmaya çalışıyor... Bugünlerde de kurumumuz “bir süredir sistemli ve kararlı bir şekilde sürdürülmekte olan karalamaların hedefi haline getirilmiştir” veya kurumumuzun “nitelik ve vasfını içlerine sindiremeyenlerin yıpratma amaçlı faaliyetleri ibretle izlenmektedir” türünden şablonlar hayli revaçta. Bu şablonlar kendini devletin parçası olarak algılayan veya devlete yanaşmak isteyen sivil toplum kuruluşları için de gayet kullanışlı: Örneğin geçenlerde AKUT “devletimizi, Cumhuriyetimizi, Atamızı, ulusal birliğimizi ve Cumhuriyetimizin üzerine kurulu olduğu değerleri hedef alan” tavırlardan rahatsız olduğunu belirtmiş ve devleti “yaşanan süreci” takip altına almaya çağırmıştı...

Bu söylemin toplum nezdinde artık hiçbir ağırlığının olmadığı, aksine tebessümle karşılandığı açık. Ama ilginç bir işlevi de var: Kurumların ve onları kuşatan bakışın sağlıksızlığına ilişkin kanaati yaygınlaştırdıkça, biz onlara nasıl bir tıbbi müdahalede bulunabiliriz sorusunu gündeme getiriyor.

14 Kasım 2004, Pazar 

yukari