Tuerkeipage.de

 

"TÜRKİYE HUKUK DEVLETİ OLDUĞUNU KANITLADI"

"DOSTLUĞU GELİŞTİRMEK İSTİYORUZ"

 

İki yıl kadar önce Türkiye, Alman vakıflarının faaliyetleriyle ilgili bazı karanlık iddiaların ortaya atılmasıyla çalkalandı. İddiaları kaleme alan, geçen aralık ayında Ankara da bir suikasta kurban giden Dr Necip Hablemitoğlu'ydu.

Hablemitoğlu, Türkiye'deki Alman vakıflarının ülkenin bütünlüğüne tehdit oluşturduklarını, karanlık faaliyetler içinde bulunduklarını, şeriatçı örgütleri desteklediklerini önce yazdığı bir makalede, daha sonra da yayımlanan kitabında öne sürüyordu. Esas boy hedefi de Konrad Adenauer Vakfı ve bunun Türkiye temsilcisi Dr. Wulf Schönbohm'du. Bu iddiaları suç duyurusu kabul eden zamanın DGM Başsavcısı Nuh Mete Yüksel Alman vakıflarına dava açtı.

İlk duruşmadan hemen önce Hablemitoğlu bir suikastta öldürüldü. Ancak bütün iddialara karşın mahkeme iki hafta önce Alman vakıflarını akladı. Bu karar üzerine ben de Konrad Adenauer Vakfi'nın Türkiye temsilcisi Dr Wulf Schönbohm'la bir görüşme yaptım. İddiaları, bunların amaçlarını ve davanın seyrini onun ağzından dinledim.

- Konrad Adenauer Vakfı ve Türkiye'de faaliyet gösteren Alman Vakıfları ile ilgili karalama kampanyasından sonra üzerinde uzun tartışmalar açılan mahkemedeki dava meselesi nasıl oluştu? Bunu ayrıntısıyla bize anlatır mısınız?

- Olay 2001 yılı Ağustos sonu, Eylül başında Dr. Necip Hablemitoğlu'nun kitabının yayınlanmasıyla başladı. Kitapta Alman vakıfları ve özellikle de bizim vakıf çeşitli nedenlerle suçlanıyordu. Öbür Alman vakıflarında görevli arkadaşlarımın ilk tepkileri şöyle oldu:

"Sakın aldırma. Çok aptalca bir iddia. Buna kim inanır? Hiç kimse bunu ciddiye almaz. Böyle bir iddia karşısında bizim harekete geçmemiz de hiç gerekmez."

Ben ise farklı düşünüyordum. Almanya, ya da herhangi başka bir ülkede böyle bir iddianın hiç kimse tarafından ciddiye alınmayacağını biliyordum. Ama Türkiye'de altı yıldır yaşayan birisi olarak bazı gerçeklerin de farkındaydım. Türkiye'de bazıları yabancı kuruluşlara, vakıflara ve örgütlere şüpheci bir gözle bakıyorlardı. Onlara göre bu kuruluşların Türkiye'de ne işleri vardı? Bunlar ne görevle burada bulunuyorlardı? Neden bu kadar çok paraları vardı? Bunların Türkiye'ye yardımcı olmak için buraya gelmiş olmalarına kim inanırdı?

- Yani burada, kimileri komplo teorilerine çok mu fazla prim veriyor?

- Biraz da öyle gibi, sanki... Tabii bunun nedenlerini siz daha iyi bileceksiniz. Genelde Türkler yabancılara karşı son derece yakın, iyi, sıcak davranır. Geleneksel Türk dostluğu, misafirperverliği, yardımseverliği dünyaca ünlüdür, zaten.
Ama bir yandan da, "Bu yabancılar niye buraya geliyorlar? Bunlar bizim için tehlike değiller mi? Türkün Türkten başka dostu yoktur" mantalitesi bizlere çok garip geliyor. Çünkü bizde bu tür şüphecilikler, kuşkular yoktur; bu tür kuşkuları bilmeyiz.

Yabancı düşmanlığı

-İyi de Almanya'da yabancı düşmanlığı yok mudur?

-Vardır. Pek çok Alman yabancılara karşıdır. Ama genelde de gerekçeleri, "Bu insanlar ilkel. Bizimle uyuşamazlar" ya da "Bunlar birim paramızın peşinde"dir. Ama asla, "Ülkemizin güvenliğini tehdit ediyorlar. Bunlar Almanya için tehlikeli insanlardır casusluk yapıyorlar. Bizim düşmanlarımız" gibi kuşkulara kapılmazlar. Üstelik Almanya'da yaşayan bütün yabancılar hukuken Alman vatandaşlarla aynı haklara sahiptirler. 

 

P O R T R E

Dr. WULF SCHÖNBOHM

1941, Prusya doğumlu. Sovyet Ordusu'nun Berlin'e girişinden hemen önce ailesi Batı'ya kaçtı. Konrad Adenauer Vakfı'ndan burslu olarak Berlin ve Bonn Üniversitelerinde siyaset bilimi okudu. Öğrenci hareketlerinde etkin oldu. 1968-69 öğrenci olaylarında solcu öğrencilere karşı mücadele verdi.

Daha sonra Konrad Adenauer Vakfı'nda çalışmaya başladı. Yedi yıl sonra Hıristiyan Demokrat Birliği Partisi'nin Siyasi Strateji ve İletişim Dairesi Başkanı oldu. Partinin genel sekreterine danışmanlık yaptı. Baden Württenberg eyaleti başbakanlığının Strateji ve Planlama Dairesi'nde bir süre görev yaptı.

Bunun ardından da Konrad Adenauer Vakfı Türkiye Temsilcisi olarak Ankara'ya atandı.

 

Öte yandan Türkiye'de ise insanlar yabancılardan çok ciddi olarak kuşku duyuyorlar. Ben burada yaşadığım altı yıl boyunca bu duyguları çok iyi öğrendiğim için, "Hayır, yanılıyorsunuz. Bu iddialara karşı mutlaka mahkemeye gitmemiz, dava açmamız ve yasaların önünde aklanmamız lazım. Çünkü Türkler bu kitabı okuduktan sonra, 'Hele şunlara da bakın. Ne işler becermişler ülkemizde' diye tepki göstereceklerdir" dedim.

- Peki buna karşılık Konrad Adenauer Vakfı merkez yönetimi buna karşı size ne dedi?

- Mahkemeye gitme konusunda pek de ikna olmamışlardı, başlangıçta... Bunu bana da açıkça söylediler. Ama ben ve öbür vakıflarda görevli meslektaşlarım bir hukuk devletinde mahkeme kararından hiçbir biçimde kuşku duyulmaması gerektiği kanaatindeydik. Böylece dava açtık.

- Hangi vakıflar vardı bu davada?

- Bizimkinin dışında Friedrich Ebert Vakfı ve Heinrich Böll Vakfı. Friedrich Naumann Vakfı dava açmadı, çünkü Dr. Necip Hablemitoğlu'nun kitabında ondan dolaylı olarak söz ediliyordu; saldırıların merkezi Friedrich Naumann Vakfı değildi.  O arada ben de kamuoyunu Türkiye'de neler yaptığımız konusunda bilgilendirme çalışmalarına başladım. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nden izin aldığımızı anlattım. Bunları yazılı olarak bütün milletvekillerine, basın, medya mensuplarına gönderdim. Ama gerekli karşılığı alamadım. Her şeye karşın böyle zor bir süreçten geçmemiz gerektiğinin farkındaydık. Yılmadan mücadele ediyorduk. Derken, Dr. Necip Hablemitoğlu'nun kitabının yayımlanmasından birkaç ay sonra büroma polisler geldi. Vakıf olarak yayımladığımız bazı kitapları görmek istediklerini söylediler.

Ben de hangi amaçla ve kim tarafından geldiklerini sorunca, "DGM Başsavcısı Nuh Mete Yüksel Türkiyede'deki Alman vakıflarının çalışmalarıyla ilgili bir soruşturma başlattı. Onun  için lazım," karşılığını verdiler.

Derken geçen Ekim, ya da Kasım'da Yüksel'in bizlerle ilgili suç duyurusunda bulunacağını gazete haberlerinden öğrendik.  Ben bunu bekliyordum. Çünkü Alman vakıflarına şüpheyi çekmenin en iyi yolu bunlar hakkında DGM'de dava açmaktı. Somut bir kanıt bile olmasa sadece DGM'de dava açılması ciddi kuşkuların uyanmasına yeterdi. Zaten bunu da yaptılar.

- Peki, iddianame de boş iddialarla mı doluydu?

- Onu söylemek istiyordum, ben de. İddianameyi gördüğümde bunun ne kadar boş suçlamalarla dolu olduğunun farkına vardım. İçinde tek bir somut dayanaklı bir olay yoktu.

Kendi kendime, DGM Başsavcısı olan Nuh Mete Yüksel, aleyhimizde hiçbir somut kanıt olmadan nasıl dava açabiliyor, diye düşündüm. Bu konuda bir Türk hukuk profesörüne danıştım. Bana, "Evet, aleyhte hiçbir somut kanıt olmadan böyle bir davayı açabilir. Çünkü 1982 yılına kadar Türk hukuk sisteminde savcı iddianame hazırlayarak dava başvurusunda bulunabilirdi. Ama davanın açılmasına nihai olarak kararı yargıçlar verirdi. Ama 1982'de bu hukuk kuralı değişti ve savcılar istedikleri gibi iddianame hazırlayarak dava açabilmeye başladılar," dedi.

Böylece Nuh Mete Yüksel'in Alman vakıfları aleyhinde DGM'de dava açtığı haberi bütün gazetelerde, medyada yayınlanınca Almanya'da büyük gürültü koptu; tepki çok şiddetli oldu. Sadece Konrad Adenauer Vakfı'ndakiler değil başka vakıf görevlileri ve Almanya'daki insanlar, "Böyle bir şey nasıl olabilir? Bir hukuk devletinde aleyhte somut hiçbir kanıt olmadan nasıl bu şekilde dava açılabilir" diye sorgulamaya başladılar.

Biz Konrad Adenauer Vakfı olarak bütün dünyada 90'ın üzerinde ülkede faaliyet gösteriyoruz.  Ama şimdiye kadar hiçbir ülkede böyle bir sorunla karşılaşmadık. Bunun üzerine ben Almanya'ya yönelik olarak, "Lütfen Türkiye ve Türkleri sırf bu dava yüzünden eleştirmeyin. Çünkü bu, Türkiye'deki hukuka özgün bir olaydır. Ben mahkemenin son derece doğru, hukuka uygun ve bağımsız karar vereceğinden hiçbir şekilde kuşku duymuyorum. Mahkemenin, ‘Aleyhlerinde hiçbir kanıt yok. Dolayısıyla vakıf yöneticileri masumdur,' yolunda karar alacağına" güveniyorum.

Vakfın denetlenmesi

- İyi de, nasıl bu kadar güvenebildiniz?

- Çünkü bir hukuk devletinde olması gereken budur. Ama Türkiye'nin AB üyeliğine kesinlikle karşı olan ve Türkiye'yi sürekli eleştirmeyi kendilerine iş edinen Almanya'daki siyasetçiler ve gazeteciler, "İşte, görüyor musunuz? Biz dememiş miydik bu ülke AB'ye üye olamaz, AB standartlarına uyum sağlayamaz, diye" söylemlerine yeniden başlamışlardı.

Ben iki arada bir derede kalmıştım. Bir yandan Almanya'da Türkiye'yi ve Türkiye'nin AB üyeliğini savunuyor, bu yolda büyük savaşım veriyor ve dolayısıyla müthiş eleştiri alıyordum. Diğer taraftan Türkiye'de ise devletin dibini oymaya çalışan bir casus olarak damgalanıyordum. Doğrusunu söylemem gerekirse benim için hiç de rahat bir durum değildi.

Derken olaylar hızla gelişmeye başladı. Geçen yıl Mayıs ayında bir telefon aldık. Bir erkek sesi, asistanıma (çünkü ben doğru dürüst Türkçe konuşmayı hala beceremiyorum) Alman vakıflarını denetlemek için bir heyet oluşturulduğunu, bunda İçişleri Bakanlığı'ndan bir, Maliye Bakanlığı'ndan iki ve Vakıflar Genel Müdürlüğü'nden de bir denetçi bulunacağını söylüyordu. "Bu da nereden çıktı, şimdi" diye sorduğumuzda şu yanıtı aldık:

"Milli Güvenlik Kurulu Alman siyasi vakıflarının faaliyetleriyle ilgili bilgilenmek istiyor. O nedenle Başbakanlık bu denetçiler kurulunu oluşturma kararı aldı."

Ben buna çok şaşırdığımı söyledim. Ertesi gün bizim vakfa geldiler. Denetçiler heyetinin başkanı İçişleri Bakanlığı temsilcisiymiş. Ona hangi yasal gerekçeyle bu soruşturma ve incelemeyi yaptığını sordum. "Ben tam yetkiyle burada bulunuyorum. Başbakanlık'tan talimatım var. Siz diplomat değilsiniz. Dolayısıyla hiçbir diplomatik dokunulmazlığınız yok. Ve ben de faaliyetlerinizi istediğim gibi incelerim" diye yanıtladı.

- O arada siz bir hukukçuya danışmadınız mı?

- Bir hukukçuya danışacağımı, ama gizleyecek hiçbir şeyimiz olmadığı için de istediği gibi bütün belgeleri inceleyebileceklerini ona söyledim. O arada da bir hukukçudan bu yapılanların hukuka uygun olup olmadığı konusunda bana mütalaa vermesini istedim. On beş gün sonra mütalaası geldi. "Yapılan uygulama kesinlikle yasal değil. Böyle bir arama ve inceleme için yargıç kararı lazımdır" dedi. Bunun üzerine denetçiye yaptıklarının yasal olmadığını söyledim, ama bu onu hiç ilgilendirmedi. Bana tam yetkili olarak o incelemeyi yapacağını ve gerekli olursa polis gücü ile gelip dosyaları alabileceğini söylüyordu. Bunun üzerine daha fazla üstelemedim.

Noel tatilinde duruşma

- Bu inceleme ne kadar sürdü?

- Beş hafta. Sonra da öbür Alman vakıflarına, yani Friedrich Naumann, Heinrich Böll ve Friedrich Ebert vakıflarına gittiler.
Bu ara DGM'de dava açıldı. Duruşmanın ilk günü 26 Aralık 2002'ydi. Yani Noel Yortusu'ndan iki gün sonra... Biliyorsunuz Noel Hıristiyan dünyasının hemen hemen en önemli yortusudur. Bu yortu sonrasında uzun bir tatil olur ve herkes ailesiyle birlikte olmak ister.
Alman dostlarım hemen, "İşte, görüyor musunuz yaptıkları ayrımcılığı? Tatilinizi berbat etmek istiyorlar" diye söylenmeye başladılar. Ben karşı çıktım:

"Hayır, düşündüğünüz gibi değil. Mahkeme o tarihin Noel'e denk düştüğünü kesinlikle bilmeyebilir. Bunda hiçbir kasıt yok, aynı olay Almanya'da yaşayan bir Türkün başına bir Kurban Bayramı'nda da gelebilir."

Avukatımız da benimle aynı fikirdeydi. Hatta mahkeme yargıcı durumu öğrenince, "Bir yanlışlık  olmuş. Bu tatil sizin için çok geçerli bir mazeret olduğu için ilk duruşmaya gelmeyebilirsiniz. Ama ikinci duruşmada mutlaka hazır bulunun" dedi. Ama biz davanın bir an önce bitirilmesini  istediğimiz için tatili filan bir yana bıraktık ve ilk duruşmada mutlaka bulunacağımızı yargıca söyledik. Böylece ilk duruşmaya girdik. Biliyorsunuz, büyük olay olmuştu. Çünkü ondan birkaç gün önce Dr. Necip Hablemitoğlu öldürülmüştü. Bu olay bizim için tam bir şoktu. Üstelik menfur suikastın duruşmadan hemen önce meydana gelmiş olması ikinci bir şoktu. Yine de duruşma sonunda aklanacağımızdan, hukukun üstün geleceğinden hiç kuşkum yoktu.

Sonunda da bu gerçekleşti. O arada Nuh Mete Yüksel, DGM savcılığından ağır ceza savcılığına alınmıştı. Bizim davaya da yeni bir savcı atanmıştı. Bu savcı mahkemeden, hakkımızda beraat kararı vermesini istedi. Böylece mahkeme, aleyhimizde kanıt olmadığı için suçsuz olduğumuza karar verdi.

- Oysa iddianamede Alman vakıfları ve yöneticileri Türkiye'nin bölünmez bütünlüğünü tehdit etmek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne tehlike oluşturmak,şeriatçı grupları desteklemekle suçlanıyordu...

- Bütün bunların hiçbir dayanağının bulunmadığı, hepsinin asılsız iddialar olduğu ortaya çıktı. Bizim bütün çalışmalarımız saydam ve kamuoyuna açıktır. Bu davanın sonuçlanması hepimizi çok mutlu etti. Şimdi bu yılın geri kalan bölümünde iyi bir çalışma ortamı bulacağımızdan eminim. Tabii ki buradaki çalışmalarımızı sürdüreceğiz.

 

DOSTLUĞU GELİŞTİRMEK İSTİYORUZ

- Türkiye'de ne gibi çalışmalarınız var?

Türkiye'de uzun zamandır aynı hedefleri paylaştığımız, güvendiğimiz ve desteklediğimiz Türk partnerleri ile çalışmaktayız. Türk Demokrasi Vakfı ile siyasi eğitim alanında bir işbirliğimizi, Türkiye Belediyeler Birliği ile en en alt demokratik birim olarak belde yönetimlerinin güçlendirilmesi alanındaki işbirliğimizi, TOSYÖV ile Türkiye'de, KEİB ile de üye ülkelerde küçük ve orta ölçekli işletmeleri desteklemek konusundaki işbirliğimizi ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile de yerel medyada çalışan gazetecilere yönelik eğitim seminerleri ve Türk-Alman gazeteciler seminerleri düzenlenmesi şeklindeki işbirliğimizi sürdürmekteyiz...

Çalışmalarımız ile Türkiye'de hukuk devletinin, demokratik düzenin ve sorumluluğunun bilincinde, angaje olmuş vatandaşlar ve STK'leri ile çoğulcu bir sivil toplumun oluşması,  bunların yaygınlaşması ve güçlenmesine bir katkı sağlamak arzusundayız. Her yıl çeşitli Türk kuruluşları ile birçok workshop, seminer, konferans ve sempozyum düzenlemekteyiz.

Birkaç örnek verecek olursam  "Türkiye ve Avrupa'da Siyasi Partiler ve Seçim Yasaları", "Din ve Devlet İlişkileri – ÇeşitliModeller, Konseptler ve Tecrübeler", "Türk Ekonomisinin Gelecekteki Gelişmeleri", "11 Eylül'den sonra Türkiye'nin Siyasi ve Stratejik Konumu", "Türkiye ve Almanya'da Parti Finansmanları", "Türkiye ve Avrupa'da Popülist Partiler" ve diğerleri...

Tüm toplantılarımız halka açıktır ve konuşmacıların sunumları kitap halinde yayımlanmaktadır. Avrupa Yolunda bir Türkiye için Türk ve Avrupalı Parlamenterlerin, bilim adamlarının, girişimcilerin ve diğerlerinin arasındaki fikir teatileri çok önemlidir. İşte bu sebepten dolayı biz de bu fikir teatisini organize etmeye çaba gösteriyoruz.

Biz AB'yi gayet iyi tanıyoruz ve Türkiye'ye, bir AB ülkesi olmanın ne anlama geldiğini de ayrıntısı ile anlatabiliriz. Ayrıca tabii ki tarihi Türk-Alman dostluğunu da derinleştirmek arzusundayız.

- Türkiye'deki görev süreniz ne zaman bitiyor?

- 2004 Mayısı'na kadar buradayım. Türkiye'de yedi yıldan fazla zaman görev yaptıktan sonra Almanya'ya geri döneceğim.
Normal olarak  benim gibi görevliler yabancı bir ülkede ortalama beş yıl kalırlar. Ben yedi yıldan fazla Türkiye'de kalmış olacağım ve gelecek yıl 63 yaşımı doldurup emekliye ayrılacağım. Biraz dinlenip kitap yazacağım.

- Kitabınız hangi konuda olacak?

- Türkiye üzerine ve geçmişte ele alamadığım, ama çok ilginç bulduğum başka konularla ilgili yazmak istiyorum.
Zaten yedi yıl çok uzun bir zaman ve ben de bu sürenin sonunda Almanya'ya döndükten sonra yerime yeni bir meslektaş atanacak.

Reformlara engel

- Sizce Hablemitoğlu'nun kitabıyla başlayan Alman vakıflarına yönelik suçlamaların amacı ne olabilir?

- Ancak tahminde bulunabilirim. Benim tahminim, ayrıca da öbür meslektaşlarım ve pek çok Türk dostumun tahminleri şu: Biz Türkiye'deki Alman vakıfları olarak Türk Devleti'nin reform hareketlerini ve Türkiye'nin AB üyeliği yolunu ve tarihi Türk-Alman dostluğunu var gücümüzle destekliyoruz. Türkiye'de devlet bürokrasisinde ve toplumun çeşitli katmanlarında bu reform hareketleri ve Türkiye'nin AB'ye doğru yürümesini istemeyenlerin bulunduğundan, bu çabaları engellemek isteyenlerin olduğundan hiç kuşkumuz yok.

- Sizce neden?

- Bu reformların çok hızlı yapıldığını, bunların devlete zararı olacağını, dolayısıyla kendi varlık nedenlerini tehdit edeceğini düşünenlerin yanı sıra bazıları da AB üyeliği ile Türk kimliğinin tehlikeye düşeceği ve bir anlamda güçlerinin ellerinden alınacağını düşünüyor, bu olacaklardan korkuyorlar.  Dolayısıyla da çalışmalarımızı, etkimizi azaltmayı hedeflediler.

Düşünün bu kişiler, Alman vakıflarının sözüm ona karanlık faaliyetlerini anlatan Hablemitoğlu'nun kitabından 2000 tane alıp bunları bütün Türkiye'de parlamenterlere, bakanlıklara, belediyelere, vakıflara, derneklere, sendikalara dağıttılar. Bu olayın benim için gerçekten kötü bir deneyim olduğunu söylemem lazım. Ama bunun yanında da Türklerden inanılmaz yardım ve destek aldığımı da burada söylemek istiyorum. Bütün tanıdıklarım bana, "Hadi canım sen de, saçmalığın daniskası bu. Ne diye ciddiye alıyorsun? Bir avuç insan bunu yaptı diye de sakın Türklerin hepsini, Türkiye'yi ve Türk adaletini mahkum etme" dediler.

Evet, şimdi adalet tecelli etti. Bunu herkes, dünya alem gördü. Böylece biz yolumuzda yürüyecek, işlerimize bakacağız.
Türkiye böylece bir hukuk devleti olduğunu bir kez daha kanıtlad

 

  Cengiz Çandar

ccandar@tercumangazete.com

FELLUCE-MUSUL; IRAK DEĞİL SÜNNİ DİRENİŞİ... / 17.11.2004

Felluce düştü. Amerikan kuvvetleri ile İyad Allavi başkanlığındaki Irak hükümetine bağlı birlikler, şehrin orasında burasında sonuna dek savaşmaya kararlı az sayıda silahlı unsurla belki birkaç gün daha uğraşacaklar ama "Felluce Savaşı", askeri anlamda bitmiş sayılıyor.

Felluce'deki "direnişçiler" ya da "isyancılar"ın yarısına yakınının daha savaş başlamadan Ramadi'ye ve diğer Sünni merkezlerine çekilmiş olabileceği sanılıyordu. Birkaç gün önceki bir yazımda, asıl önemli olanın Musul olduğuna dikkat çekmiştim. Musul, hem Irak'ın üçüncü büyük şehri ve hem de geleneksel olarak (Sünni) Arap milliyetçiliğinin en güçlü olduğu merkez. Musul'un bir süredir, Saddam rejiminden kalan Arap milliyetçi unsur ile "Cihadi"lerin ortak yönetimine fiilen girdiğine de değinmiştim.

Felluce'nin düşmesiyle birlikte, Amerikalıların Musul'da harekete geçtikleri ve Musul'a kaymış bulunan "Felluce isyancıları"na nefes aldırmak istemedikleri anlaşılıyor. Şehrin Dicle üzerindeki beş köprüsü sivil trafiğe kapatıldı ve Amerikan askeri kontrolü altına girdi.

Irak'taki gelişmelerin seyrine bakıldığında, "Felluce sonuçları"nın ne olacağını kestirebilmek hala zor. Bilindiği gibi, bu konuda "iki tez" çarpışıyor:

1. Felluce'nin "Sünni üçgeni"ndeki direnişin karargahı olmaktan çıkarılması, şehrin isyancılardan temizlenmesi ve her ne pahasına olursa olsun ele geçirilmesi, seçimlerin yapılabilmesi, "istikrar ve güvenlik"in sağlanması ve yeni Irak'ın inşası için şarttır;

2. Felluce'ye karşı girişilecek askeri harekat, ateşe benzin dökmekten farksız olacaktır. Direniş durmayacak ve ülkenin diğer yerlerine yayılarak canlanacaktır. Üstelik, Felluce'nin büyük ateş gücü sonucunda yerlebir edilmiş görüntüleri, Amerika'ya karşı tüm Ortadoğu'daki öfke ve nefreti besleyecek ve Amerika'ya karşı direniş ruhunu sürekli ayakta tutacaktır.

Bayram sonu varılan noktada, her iki "tez" de doğrulanmış gibi gözüküyor. Yani, geleceğe yönelik belirsizlik dağılmış değil. Eğer, Musul'a hakim olunur ve hızla denetim sağlanırsa, Ramadi, Baquba, Samarra ve Tikrit'teki hakimiyeti kurmak ve sağlama almak zor olmaz.

Özellikle Şiiler ve daha az ölçüde Kürtler, Felluce-Musul hattındaki askeri kampanyayı dikkatle izliyorlar. Şiiler, yüzyıllardır ilk kez Irak'ın kendi yönetimleri altına gireceği, en azından yönetimde büyük ağırlık sahibi olabilecekleri bir yapının önünü açması için, "Sünni direnişi"nin ezilmesinden çıkarları olduğu kanısındalar. Aksi halde, bir "Şii-Sünni iç savaşı"na açılacak yollarda, daha organize ve silahlı olan Sünni güçlere karşı kaybetme ihtimalleri çok yüksek.

Irak Şiileri, gerek Sünni merkezli Baasçı Arap milliyetçiliğinden çok çektiler; çeşitli katliamlardan geçtiler. (Irak'ta bulunan toplu mezarlardaki 300 bin kişi, Saddam rejiminin katlettiği Şiiler) Ayrıca, Şii-İslamcı akımların karşısındaki en büyük hasımlardan biri, Sünni kökenli köktendincilik. İran ile Afganistan'daki Taliban rejimi arasında neredeyse "kan davası" boyutundaki husumet biliniyordu.

İşin "ironik" yanı, Amerika, Afganistan'da Taliban rejimini yıkarak Şii İran'ın, Irak'ta ise "Sünni direniş"in belini kırma işine girişerek Irak Şiilerinin işini görmüş oluyor.

Iraklı Kürtler için, iki husus çok "belirleyici":

1. En büyük çileyi çektikleri ve adeta bir "soykırım politikası" ile yüzyüze bulundukları eski rejimin hiçbir şekilde geri gelememesi;

2. Irak'ın en (belki de tek) laik yapılı toplumunu oluşturdukları için, İslami kurallarla yönetilecek bir Irak'ın oluşumunun önlenmesi.

Bu bakımdan, Felluce ve ardından Musul operasyonlarının sonuca varmasından Kürtlerin de çıkarı var. Barzani ve Talabani gibi yönetimler, Felluce ile irtibatlı, Musul'da ve Kerkük'te yuvalanmakta olan "Ansar el-İslam" türü "Kürt köktendinci İslamcıları"nın tehdidi altında.

Yani, gerek Felluce'de, gerekse Musul'da cereyan edenlerin "Irak halkının Amerikan emperyalizmine karşı şanlı direnişi"yle tanımlanmasının gerçeklerle yakından uzaktan bir ilişkisi yok. Bu, esas olarak. "Irak Sünni direnişi". Şii Iraklılar ile Sünni Kürtler, bu "direniş"in kırılmasından yanalar ve Irak nüfusunun dörtte üçünü oluşturuyorlar.

Ancak, Irak Sünnileri, hem ülkenin yüzyıllar beri "yönetici eliti"ni oluşturdukları, hem de Irak'ı "Sünni Arap Dünyası"na bağlayan halka oldukları için tahminlerin ötesinde bir "direniş gücü"ne sahipler. Aslında, Irak Sünnilerine karşı girişilmiş olan mücadele ve askeri harekat, bu yüzden, Arap Dünyası'nın her köşesinde "anti-Amerikan titreşimler" yaratıyor ya da mevcut "anti-Amerikanizm"i besliyor.

Herşeye rağmen, unutulmaması gereken, Arap Sünni ortamının can alıcı noktasının "Filistin sorunu" olduğu. Filistin halkı da Sünni ve ayrıca İsrail'in Filistin topraklarını ve Filistin halkını işgal altında tutması, "uluslararası ve bölgesel adaletsizlik"in simgesi addediliyor ve tüm Ortadoğu çapında "Sünni direnişi"ne enerji üretiyor.

Amerika, Irak'ta "Sünni üçgeni"ni askeri olarak hükmetse bile, Filistin sorununda "adil çözüm" yönünde adım atamazsa, bu bölgenin önünde "şiddet tırmanışı" ve "istikrarsızlık" uzanacaktır ve sonuç olarak, Amerika, Irak Sünnilerine de uzun vadede boyun eğdiremeyecektir. Öyle bir Irak'ı, "bir ve bütün" tutabilmek de zorlaşabilir.